STETOSKOP     (bir ekokardiyografi)

 

 

Ankara'da; Fa anahtarıyla kilitli bir odada, şu Yılmaz Peşrev'i kaydediyordum. Yalnız olduğumu sanıyordum ama değildim: bir asistanlık anısı gelip divana oturmuştu ve sessizce parmakların gitar perdesindeki şifrelerini izliyordu.

 

Kayıt bittiğinde anlamıştım; gelen Stetoskop'tan başkası değildi

ve eski kalp seslerini ondan dinlemeliydim.

 

** ** **

 

20. Yüzyıldı.

 

Bir yandan akademik takvim, yoğun klinik koşturması sürüyor, bir yandan da akşam çıkışta Tıp Fakültesi'nden arkadaşların kurduğu Stetoskop müzik grubunun, M Salonu'nun altındaki izbe odada provalarını izliyordum.

 

O odada Bülent'in "While My Guitar Gently Weeps"i çalışı beni o kadar etkileyecekti ki, bu şarkı bir yüzyıl sonra sevgili Leyla Çolakoğlu ile sahneleyeceğimiz "Sonsuza Dek Aşık, Sonsuza Dek Genç" müzikalinde, yazdığım Türkçe sözlerle yer alacaktı.

 

Bülent, Hasan, Harun, Aykut işi iyice ilerletmişlerdi. Geceleri Ankara'nın en lüks otellerinden birinde çalmaya başlamışlardı. Ama piyasa şartlarından Beatles, Eagles vs değil, hop trinam şarkılar çalıyorlardı.

 

Bir Chaplin filmi gibiydi halleri; kimi zaman taksinin bagajından davulu çıkartırken ellerinden kaçırıyorlar, yokuştan aşağı yuvarlanarak giden bongonun ardından koşarken "tutuuun..." diye bağırıyorlardı.

 

Bir gün klinik sekreterliğine Bülent'ten bir telefon geldi:

mecburi hizmet nedeniyle Aykut'un o akşam acilen Değirmendere'ye gitmesi gerekiyordu

ve mutlaka o gece otele gelip bas gitarı ben çalmalıydım.

 

Bir de gelirken mutlaka mavi bir gömlek giymeliydim.

 

Tamam; gelirdim, mavi gömlek bile giyerdim -

ama ben bas gitar çalmasını bilmiyordum ki??

 

Gitmem şarttı, çalıyormuş gibi yapacaktım. Annemler yemeğe oturacağımı sanırken, içeride harıl harıl mavi gömlek arıyordum.

 

Akşam otelde Stetoskop'a ayrılmış odada, kırış kırış mavi gömleğimle elime tutuşturulmuş bas gitara bakıyordum.

 

Bu 4 kalın telli bir gitardı -

acaba normal 6 telli gitarın hangi telleri yoktu, onu keşfetmeye çalışıyordum.

 

+ ben solaktım. Kendi gitarımın tellerini ters takıp, çalarken ters tutuyordum gitarı, ama o emanet gitarın tellerini değiştirmeye ne iznim, ne bilgim, ne de vaktim vardı.

 

Bir de Bülent'ten acıyla bas gitarın notalarının Sol anahtarıyla değil, Fa anahtarıyla başladığını öğrenmiştim.

 

Daha Sol anahtarını doğru dürüst bilmezken, Fa anahtarlı örümcek ağı gibi notalara bakacaktım;

bas bas bağırabilir, hatta ayakkabımın teki merdivende kalsa bile arkama bakmadan kaçabilirdim.

 

Kaçamamış - güya Stetoskop'u satamamıştım;

az sonra bir virtüöz edasıyla sahnedeydim.

 

** ** **

 

Bir dansöz hanım çıkmıştı. Arkasında çalar gibi yapıyordum. Notalara bakan yüzüm müthiş bir fizik problemi çözer gibiydi - ama bi bok anlamıyordum.

 

Müşterilerin kafaları yavaş yavaş iyi olduğundan, değil sahnedeki adamın bas gitar çalıp çalmadığını anladıklarını, sahnede adam var mı yok mu farkında olmadıklarına inanmaya başlamış, o rahatlamayla tımbır tımbır takılmaya bile başlamıştım.

 

Şarkıcı Hülya Hanım "Tapılacak Kadın"ı söylüyordu. E, benim önümde de Tapılacak Kadın'ın notaları, elimde de kapı gibi bir bas gitar vardı, ses bile çıkartıyordum - daha ne istiyorlardı?

 

Derken ayvayı yiyeceğim an gelip çatmıştı. Sahneye ağır top Bilgen Hanım çıkacaktı ve masadakiler anlamasa bile o kesin anlayacaktı.

 

Felicità, o sıralarda Al Bano & Romina Power'ın buralarda da ortalığı yıkan şarkısıydı ve sevgili Bilgen, Felicità'yı söylemeye başlamıştı.

 

Bülent gitarı döktürüyor, Hasan suratı beş karış org çalıyor, üniversite giriş sınavının "ilk 50"sinden Harun da davulunu konuşturuyordu. O hengamede kimsenin beni görecek hali yoktu, ama bir kişi hariç: Bilgen çoktan arkama dolanmıştı.

 

Ben ciddi ciddi notalara bakarken, Felicità tam arkamda söylenirken, o da, ben de fark etmiştik; önümde Felicità'nın değil, Tapılacak Kadın'ın notaları vardı

ve Bilgen hem şarkı söylüyor, hem de dehşetle "Hayrola?!?!?" diye sorar gibi gözlerle bana bakıyordu.

 

Gerisini hatırlamıyorum; o an 30 - 40 kilo vermiş olabilirim.

 

Hatırladığım: Ziya Bey'in TSM için sahnedeki yerini almasından önce ara verilişi,

(içlerinde bas gitarın b'sini bilmeyenin de olduğu) sanatçıların aynı masaya oturtuluşu

ve kızını dinlemeye gelmiş cici kız Bilgen'in annesi de dahil, hepimizin kahkahalarla gülüşümüz.

 

** ** **

 

Daha sonra Stetoskop'un pavyona düşüşünü, gece yarıları onları ziyaret ettiğimde Maltepe'deki işkembecilerde buluşmaları, bir gece çıkan kavga sonucu pavyonun kapısından bacasından kaçışlarını, grubun dağılmasını, herkesin doktorluk kariyerinde devam edişini burada yazmıyorum.

,

Bülent'in annesi babası tatildeyken kız arkadaşından ayrılışını, üzgün üzgün Botanik Parkı'nda dolaşırken karşısına bir dilencinin çıkışını:

- Allah sevdiğine kavuştursun...    deyince, cebindeki bütün parasını dilenciye verişini,

biraz uzaklaşınca pişman olup koşa koşa geri dönüşünü, dilenciyi bulamayınca - hiç olmazsa bir kısmını geri isteyemeyince de beş parasız kalışını, Yamaha gitarını satmak zorunda kalışını ise hiiiç yazmıyorum.

 

** ** **

 

Genç yaşta yelken açan Rahmetli Bülent de, depremde veda eden Rahmetli Ziya Bey de,

Stetoskop da yok artık.

 

Bu gece önce kulağıma takıp dinlediklerimi paylaşıyorum;

ardından da yarın doğum günü olan sevgili Leyla'ya bir biblo almaktan vazgeçiyor -

 

yerine hediye olarak:

söyledikçe beni hatırlaması -

15 Şubat'taki Londra konserinde alkış eşliğinde:

"Haydi Başla - Haydi Başla -

             Yaşamaya...           diye ortalığı yıkması için -

içinde değiştirme kartı olmadan,

Felicità'ya Türkçe sözler yazmaya başlıyorum...

 

düş hekimi yalçın ergir   http://www.ergir.com      16 ocak 2013

 

http://youtu.be/Q0wZQbK938Y

sanırım Romina'ya hala çok aşığım -

kurtulmak istediğimi de sanmıyorum

 

yılmaz peşrev kaydı: http://youtu.be/xidMMXza_Mc